28 Ocak 2021 Perşembe

beni tanıyan insanlara küçük bir mektup

II

herkese selam dostlarım bugün olduğumdan da yorgunum,

iki ucu belirsiz bir zaman çizelgesinin bir noktasında takılıp düştüm, ilerleyemiyorum

kanayan dizlerimi sevemem, 

olamıyorum çoğunuz gibi ama gizlice deniyorum

ruhumla savaşımı sessizce veriyorum

Şu ipin üzerinde bir adım geri gitsem isyan sesleri duyuyorum, 

bir insan nefret etmemeli bu kadar geriden

ama napsın ileriyi de sevemiyorsa?

geriyi kendim kararttım, ilerisi içten karanlık

kurtulamıyorum karanlıklardan, 

yarısı erimiş şimdinin mum ışığına kaldım.

III

Bazen unutulmayı sevmekten daha kolay buluyorum.

Yalnızlığın pis cümbüşünde kendimle savaşırken, 

insanları incitmemiş olmanın hazzını taşırdım eskiden.

Şimdi ise anlaşılmak için yalvarıyor, yakarıyor dudaklarım.

Bir bakışta okusun istiyorum bir çift güzellik beni ama olduramıyorum

Gözlerime yerleşen ifadesizliği eritemiyorum

Başımı koyduğum omuzları çürüttüm istemeden ama başımı da zor dik tutuyorum

nefret doluyum, yalnızca içe yönelik bir nefretle tanımlanabilirim artık

nefes alan, cansız bir özür cümlesi oldum artık.


Hoşça kalın dostlarım bugünden alacağım bütün darbeleri aldım.

25 Ocak 2021 Pazartesi

Niçin Dinlemeli Biri?

       Ancak anlık bir öfkenin ardından savrulan düşünceler böyle bir yazı yazmaya yönlendirebilirdi beni ve işte yazıyorum da. Rahatsızım, dinlemeyi bilmeyen bir toplumdan, derdini anlatmayı bilmeyen bir ülke dolusu insandan rahatsızım.İletişim esnasında yaptığımız hataların karşımızdaki bireye ne denli zarar verdiğini hiç düşündük mü acaba? Düşündük diyelim; ne kadarını uyguladık, insanların bizimle kurduğu iletişimde bir ilerleme oldu mu bu kafa yormadan sonra? Bu soruları iyi düşünmenizi öneririm çünkü muhtemelen bilmeden kalp kırıyorsunuz ve bir ilişkiniz, haberiniz bile olmadan zedeleniyor.

    O kadar geniş bir sorun ki hangi açıdan ele almalıyım önce, emin olamıyorum. Küçük iletişimlerden büyük kitlelere seslenişe doğru gitsek bizim için derli toplu bir yazı ortaya çıkarabileceğimi umuyorum. O halde en basit diyalog örneğini oluşturalım: Diyelim ki evdesiniz ve yakın arkadaşınız size sesleniyor. Artık otomatik bir cevaba dönüşmüş olan "Efendim?" karşınızdaki için yeterli midir? Hayır, iletişimin sonu "efendim" olmadığı için değildir, bu yüzden bundan sonra onu dinlemeye devam etmelisiniz; ancak o anlattıkça ilginizi kaybediyorsunuz ve bu sürekli tekrarlanıyor. Arkadaşınız ne zaman heyecanla yanınıza gelse siz farkında olmadan bir buruklukla ayrılıyor. Belki bunu artık oldukça yakın olmanızdan gelen bir rahatlıkla yapıyorsunuz ama unuttuğunuz bir şey var, hiçbir bağ kopmaz veya zedelenmez değildir. Hepsi gevşer, hepsi eskir ve bunların yaşanmasını engellemek, iletişimi ne denli canlı tuttuğunuzla alakalıdır.

    Kanımca birey, birinin onu dinlediğini bildiğinde sevgiyi hisseder. Sevgiyi dile getirmek de hoştur; ancak sevginizi gösteren şeyler yapmak kadar hoş değildir. En iyi göstergelerden biri de dinlemektir. Çünkü dinlemenin; empati sağlama, merak uyandırma, karşınızdaki kişiyi daha iyi anlamanızı sağlayacak küçük detayları ortaya çıkarma gibi huyları vardır. Siz bu kolay eylemi gerçekleştirmediğinizde oluşan hasarlar dile getirilmese bile oldukça büyük aslında. Özellikle bu hasarlar ikili ilişkiden sızıp kişinin hayatına yayılmaya başladığında bunların önüne geçmek maalesef sorunu yaratmak kadar hızlı olmuyor.

    Muhatabım, bana dinlenme lüksünü bahşetmediğinde ben sessiz bir küslükle karşılık veririm: Büyük ihtimal fark etmeyeceği bir kırgınlığın habercisidir bu küslük. Yine de dinleniyor olmaktan mahrum etmemek adına büyük savaşlar veririm kendi içimde ve içimdeki kırgınlığı kontrol altında tutabildiğim sürece de mahrum etmem. Bu sorundur, bu anlattıklarım hepten bir sorundur. Ben anlatmadığım için bir süre sonra bir bilgisayar botuna yazar gibi hissedecektir muhtemelen karşımdaki ve bu durumdan yakınmaya başlayacaktır. Dinlememenizin sonucu dinleyememe olduğunda bundan yakınmaya başlarsınız; ama bu yakınma, işleri eski haline döndürmeye yeterli olmayacaktır. İşte iletişimsizliğin önemli bir örneği de budur.

    İstediği birey tarafından dinlenmediğini hisseden kişinin iç dünyasında oluşacak depremlerden bahsetmek ise bu yazının tek zor kısmı. Kişi, kendini sorgulamaya başlıyor: Acaba yeterince ilgi çekici değil miyim? Benden soğumaya başladı, beni artık önemsemiyor mu? Benimle konuşmak eskisi gibi hoş değil mi?.. Ve tonlarca soru işareti. Bunlara yenilmemeye çalışsa da illaki düşüyor bir yerde ve inanın, kaldırmak kulak vermekle başlıyor.

    Dinlememe huyunu bir grup çalışmasında, bir toplantıda hatta bir topluluğa konuşma yaparken, konser verirken bile takınabiliyoruz maalesef. Sesi çok çıkanlara odaklandığımızdan sakin konuşanı yok sayıyoruz, bize baskın görünen karakterlere odaklanıyoruz, kendi sesimize odaklanıyoruz ama herkese biraz kulak vermemiz gerektiğini göremiyoruz. Kardeşler arası kırgınlıklar oluşuyor, arkadaşlar uzaklaşıyor, ilişkiler bitiyor, hükümet halkından kopuyor bu küçük yeteneği sergilemediği için. İletişimin temel unsuru bu güzel aracı birbirimizden resmen sakınıyoruz.

    Bunları yazarken ben de düşündüm, yeterince iyi bir dinleyici miyim diye. Hayır, değilim. Ne iyi bir dinleyiciyim ne de iyi bir dinlenenim. İkisinin de yokluğunu çekiyorum ve bu yokluk acıyla geliyor, yalnızlık hissiyle geliyor. Yine de elimden geleni yapacağımı bilmek, belki de birilerinin yapmasını sağlayacak olmak beni rahatlatıyor. Hepimizin bir gün saygıyla dinleyeceği ve aynı oranda dinleneceği günler görmesi dileğiyle...

9 Mayıs 2020 Cumartesi

eli, eli

    Küçüklüğümden beri adını duyduğum bir insanı bugün tanıdım. Kim olduğunu bugün öğrendim ve öğrendiğimde yalnız başımaydım. Elimde yeşil ve mavi renkli, çirkin bir kapağı olan hoş bir kitap vardı. Gerçi kapağını da ilk gördüğümde yadırgamıştım yalnızca. Baktıkça alışıyor ve hoşunuza gidiyor sadeliği. İlk bakışta diyorsunuz ki bu kapak bu kitaba yakışır mı, niçin önemsenmemiş hiç. Sonradan anlıyorsunuz tabii. Okudukça belki de. Mavilik bir nehrin, yeşiller ise karanın göstergesi. Siyahla belirginleştirdikleri bir de kıyı çizgimiz var. Sade mi sade bir kapak. İçi daha da sade ondan.

    Kahramanı beyazlar içinde bir adam. Dünyanın en yalnız, yeryüzüne konmuş ve yüreği acıyla en fazla doldurulmuş insanı belki de. Doğduğunuz günden bildiğinizi düşünün kaderinizdeki yalnızlığı, ihaneti ve insanların size sunmuş gibi yaptığı kardeşliği. İşte bunları yaşamış birinin öyküsünü okudum bugünlerde ve içim sıkıldı. Dört defa okudum aynı öyküyü ama farklı insanların ağzından yazılmıştı hep. Arka arkaya dört bölüm, dört ağız ve bir insandan bahsediliyordu. Yüce bir ruhtan, bir aydından.

    İlk ağızdan yalnızca eğlence ve olay örgüsü çıkardım. Çünkü olanları anlatayım derken ruhtan ve duygudan arındırılmıştı. Belki de öyküyü en doğru anlatan ağızdı o bilemiyorum; ama ben bir yandan ciddiyetle dinlerken bu ağzı, öbür yandan gülüp eğlenmeden yapamadım. İkinci ağız birden daha eskiydi, daha sadeydi ve neredeyse aynıydı. Yalnız daha kısaydı. Bir kere daha okuyunca anladım, bu bilginde gördüğüm o huysuzluk aslında birinci kitabın anlatıcısının ağzına özgüydü. Çünkü burada beni, daha narin bir ruh karşıladı. Üçüncü ağız beni asıl yaralayan ağız oldu. Kaşlarım çatık, küçük bir haksızlığa uğramışlıkla okudum bunu çünkü buydu size beyazların içinde adamın acısını tattıran kitap. Gözyaşlarını okudum bu bilge insanın ve kapattım kitabı bir hüzünle, dördüncü kitaba geçmeden önce bir nefes almak istedim sanırım. Ve geçtim, çok bekletmedim kendimi. Dört, ilk üçünden biraz farklıydı: Olaylardan çok ruhta durur gibiydi. Yücelik duygusunu göstermek ister gibiydi. İşte bu yüzden, bu ağız daha da bahsetti bilgenin duygularından ve acısından. İşte gittikçe bir oldum bu adamla ve çok üzüldüm adına.

    "Siz beni izliyor, arkamdan geliyorsunuz ancak bir gün hepiniz gideceksiniz!" diyordu her arkasını döndüğünde. Aranızdan biri bana ihanet edecek. Birbirinizi sevin. Sizi bağışlıyorum. Birbirinizi bağışlayın. Bağışlamayan, bağışlanamaz. Arkadaş için ölmekten daha büyük bir şey yoktur. Annenizi sevin. Kardeşlerinizi affedin. Sağ elinizin yaptığını sol eliniz görmesin. İyilikleriniz size kalsın, kalbinizden geçen arzular, dua ettiğinizle sizin aranızda kalsın.

    Dört ağızdan ikisi, bu adamın ağladığını söyledi. İkisi farklı zamanlardan bahsetti; ama iki ağızda da sadece bir defa ağladı. İnsanlık için ağladı. Sakın yanlış anlamayın, hemfikir değilim okuduğunuz bu yüce insanla çünkü ben o değilim. Söylediklerine katılmadığım yerler de oldu ama hiçbirimiz karşı çıkamayız öğretisinin yüceliğine. Özellikle öleceği günü bilen birinin yüceliğine, bir adım bile yaklaşamayız. Çünkü bu, hasta yatağına düşmeden öleceğini anlamayan insanoğlu için büyük bir hüzündür. Nasıl acıyla doluydu kalbi okuduğumda, bir okusanız siz de bilirdiniz.

    Ve bir öpücükle gitti dünyadan. "Bana bir öpücükle mi ihanet ediyorsun?" dedi. Ölürken de ağzından yalnızca bir soru döküldü ve bir bağırış hemen ardından: "Tanrım, tanrım, beni neden terk ettin?"





27 Ocak 2020 Pazartesi

Güçsüz Olmak Herkesin Hakkıdır

Hangi insanın ruhu Herakles gibi dikilmiştir her acının karşısına?
Benimki bir sazdan daha sık eğilip duruyor, merak içindeyim.
Hangi insanoğlu bu kadar güçlüdür, yenilmezdir hayatın yumruğu karşısında?
Ben değilim. Ben sık sık yere seriliyorum. 
Her insana verilmeli güçsüzlük hakkı. Herkes güçsüz olabilir. Herakles bile sendeleyebilir, ayağı bir taşa takılabilir misal ve siz yine şaşırırsınız. Oysa o da bir yandan insandır, saf tanrı değil.
    Bense tamamen insanım. Yine de özgürce düşme hakkımı aldınız elimden.

22 Ocak 2020 Çarşamba

Absürt

    Yazdığım hiçbir şey yeterli gelmiyor. Yine de işte buradayım, karşınızdayım ve yine piyanom oldu klavyem: Yazıyorum.
    Niçin uzun zamandır defter kalem kullanmıyorum? Çünkü ne zaman elime alsam kalemi, etrafıma ördüğüm duvarlar bir bir çöküyor ve çırılçıplak, savunmasız kalıyorum. Gözlerimden bir bir dökülüyor yine yaşlar ama hiçbir şey yapamıyorum. Küçücük bir çocuk oluyorum. Savunmasız ve aslında hiç de çocuk değil. Benim çocukluğumun altında, çocukluğun imzasını taşıyan tek özellikti savunmasızlığım ve bu yaşıma kadar da bırakmadı peşimi. Savunmasızım, duvarlarım dışında bir şeyim yok benim. Bir geceleri, bir de kalem elimdeyken tamamen küçük bir çocuğum.
    Gündüzleri gözlerimde gördüğünüz parıltıyı çocukça buldunuz, kiminiz sevdi kiminiz nefret etti bundan. Yok aslında, bir çocuğun mutluluğu değil o: Çocukluğunda mutluluğu kendine borçlanmış, genç bir kızın çaresizliği yalnızca.
Kimse yokken ben, her zamankinden daha yaşlıyım.
Çelişkilerle dolu, kötü bir yazı bu da. Çünkü çelişkilerle doluyum.

19 Aralık 2019 Perşembe

İçimde Kalmasın Cümleler

    İki gündür gözyaşlarımı durduramıyorum. Sürekli ağlamaya meyilliyim, nerede olursam olayım ağlayasım geliyor. Bunu yazarken, tam şimdi, hakim olamıyorum kendime ve ağladıkça ağlıyorum. Çok yorgunum.
Yazacak çok da bir şeyim yok. Gitmeliyim.

18 Aralık 2019 Çarşamba

Daimi

    Geçecek sanmıştım tüm yaralar, izleri kalacak inanmıştım. Ne kadar dipte olsam da bir zaman gelecekti ve görecektim günışığını biliyordum. Umudum yokmuş gibi ağlardım ama asla sönmedi içimde küçük bir mum, şimdiye dek.
Daimi bir acı benimki anladım.

10 Aralık 2019 Salı

Var Olmak Zorundayım

Nasıl olur da düşerim ikinci defa ölümün avuçlarına?
Oysa kaçalı ne kadar olmuştu? Ne zamandır eteklerim benim kanıma bulanmamıştı.
Ne zamandır olması gerektiği yerdeydi aklım ve dümdüz çiviliydim şimdiki zamana. Şimdiyse bir ileri bir geri gidiyor kafam, geçmişin yükü altında hazırlamaya çalışıyorum şimdiyi gelecek zamana.
Ve parlak değil gelecek görüyorum, kafamı gömdüğüm geçmişin tozu bulanmış her tarafa. Bundan kaçışım yok. Kaçışım olmayan şeyle savaşmak istemiyorum. Gururumla değil kabullenişimle yenilmeliyim kendime. Hayır yalan söyledim sabahleyin: Benim en büyük düşmanım hiçliğim değil, kendim.
Hiçliği ben yarattım, benim bu kara deliğin patlayan yıldızı.
Ve daha fazla medet ummamalıyım sevdiklerimden. Adım gibi eminim sevdiğim kadar sevilmiyorum. Niçin kendimi kandırayım daha fazla? Niçin inanmadığım halde gülümseyeyim iltifatlara?
Daha fazla medet umamam bu hayattan. Evrendeki her atom mutsuz varoluşumdan.
Ama ölümü bile hak etmiyor çirkin varlığım. Toprak kabul etmez ki, reddeder narin çiçekler çürüyecek bedenimi.
Ve bu yüzden ben,
tüm sevgisizliğimle ben, var olmak zorundayım.

8 Aralık 2019 Pazar

avoiding the void

Benim içim yanmıyor artık.
    Ne yanık kokusu yükseliyor içimden ne kızarmış bir ruhun kokusu. Hiç, hiçlik kokuyor benim ruhum. Ne zaman kapısını aralasam içimin ve soksam kafamı içeri, alıyorum hiçliğin kokusunu. Midemi bulandırıyor, kapatıp çıkıyorum; mecburum. Öyle bir ev ki içim, kaçmasından korktuğum hiçbir şey yok artık içinde. Kapısına kilit vurmuyorum; yalnızca, koku dışarı yayılmasın diye, arkamdan çekip terk ediyorum.
    Bir düşman doğuyor içimde görüyorum. Silahı umursamazlık düşmanımın. Ve ikimiz de biliyoruz ki hiçbir ordu savaşamaz umursamazlıkla, Herkül bile galip çıkamaz bu savaştan. Tam da bu yüzden belki düşmana kendi silahıyla saldırıyorum: Görmezlikten geliyor; doğal bir mutsuzluk benimki, diyorum.             Savaşırdım insanlarla, savaşırdım duygularımla ve hatta savaştım aşkla; galip geldim, yenildim. Ancak bu seferki bir muamma: Çünkü hiçlikten ibaret düşmanım. Görüyorum ki yutacak önce galip geldiğim savaşları, ardından yenildiğim her insanı ve çektiğim her acıyı. Bir bakacağım, savaş sahasında, bir başımayım. Ne gelecek umudu elimde ne geçmişin acısı. İşte o zaman hiçlik beni de yutacak. İçinde bir kara delik saklayan, korkunç bir insan olacağım.
    Bundan sonra en büyük düşmanım, içimdeki boşluktur. Hiçlikle savaşıyorum.

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bazı Şeyleri Kabullenmek Zordur

    Nasıl anlatacağımı bilmediğim duygular yaşıyorum ve bu beni boğuyor. Suçlu insanlara bağırıp çağırmak, konuşup haykırmak istiyorum ama biri "yap!" dese ağzımı açamam biliyorum. Canımı çok sıkıyor bu. Yalnızlığı iliklerimde hissediyorum ve buna alışmak beni çok üzüyor. Aylardır kabullenmeye çalıştığım (ve aynı zamanda kabullenmekten kaçtığım) şeyleri bugün teker teker görmek zorunda kaldım. Zorunda bırakıldım. Acı çekiyorum ve buna engel olamıyorum. Yalnızlığı damarlarımda akan kan gibi, zorunlulukla ve bana özgü bir ağırlıkla taşıyorum. Bazı şeyleri kabullenmek zordur ama işte karşınızdayım ve söylüyorum: Ben acı içindeyim ve gittikçe soluyorum.

2 Kasım 2019 Cumartesi

Acıdan Soyutlanmak ve Yaşayabilmek

    Şu an her şeyden çok bir dini benimsemiş olmayı isterdim. İnanç, insanı her türlü acıdan soyutlayabilecek en etkili araçtır. Belki de dindar insan sayısının azalmasına karşılık dinlerin hâlâ toplumda yer ediyor olmasının bir diğer sebebi de budur: İnsan, inançsız acıyla nasıl başa çıkacağını hâlâ bilmiyor.
    Ve ben de bunun gafletine düştüm. İnanç, insana yaşamak için bir neden verir. Böylece insan "neden yaşıyorum?" diye yıllarını harcamadan, neden ve niçin sabahları uyandığını bilir. Gün içinde davranışlarını ve insanlarla ilişkisini buna göre düzenler, giydiği kıyafetler inancının yansıması olur ve aklı kadar zamanı da inancın verdiği programa uygundur. Bu dünyaya niçin geldiğini bulmuş bir insanın huzur ve mutluluğu hiçbirimizde yoktur eminim. Bu yüzden keşke bir dini benimsemiş olsaydım. Keşke her acı ve zorluğu "Tanrı'nın eli" ile itebilseydim; ama hayat, bana Tanrı'nın eliyle itilemeyecek kadar yapışık.
    İnancın benden aldığı özgürlük kanatlarını kendim taktım sırtıma ve özgürlüğün sarhoşluğuyla yaşadım. Ne etiktir ne değildir, bunu öğrenmek için dine ihtiyaç duymadım. Kendi yolumu kendim çizmeye çalıştım ama hangi yolu seçersem seçeyim büyük acılarla karşılaştım. Ve kendinden başkasına sahip olmayan biri olarak yapabileceğim tek şeydi acıları omuzlamak. Ben de öyle yaptım. Zaman bizi eskitir, bu doğrudur; inançsız benliğimin düşmanı oldu zaman. Bakın büyük acılara rastlamış gerçek dindarlara: Yüzünüze gülümseyebilen, hayattan umudu kesmemiş insanlardır onlar. Bazen bundan uzaklaştığım için kendimi suçluyorum. Tanrı için yaşamak varken niçin özgürlüğün kanatları altında ezildim diye düşünüyorum.

31 Ekim 2019 Perşembe

Alışmak

Şu dünyada kendime acıdığım kadar kimseye acımadım. 
    Hayal kırıklığına uğradığım anların sayısı gülüşlerimin sayısını geçtiğinde anladım, ben bu dünyayla başa çıkamazdım. Sevdiğim insanların gözlerinde aynı sevgiyi görmediğimde anladım, ben bu hayata iki elimle sarılamazdım. Sık sık yalnız bırakıldığımda anladım, bu hayata alışmadan içinizden biri olamazdım. 
    Acı çektim, acı çekiyorum ve acı çekeceğim yıllarca çünkü alışıyorum hepinize. Yüzümdeki gülümsemeyi söküp almanıza izin veriyorum. Çünkü amacım gülmek ve güzel bir hayat yaşamak değil; yalnızca yaşamak benim amacım. Bunu yalnız yapmak zorundayım ve bu yüzden benden çok kimseye acımadım. 
    Herkes yalan söylermiş, bunu zor yoldan öğrendim. Neyden kaçtıysam o çaldı kapımı ve çıkardı beni deliğimden, acı çekmeye mahkûm olduğumu böyle anladım. Kabullenmek ve alışmak zorunda kaldım.    Duyduğum her yalanı gerçekmiş gibi kabul ettim.
    Ben, kendimden çok kimseye acımadım. Hiç kimse benim kadar yalnızlığın esiri olmamıştır. Hiç kimse benim kadar sevgisizlik çekmemiştir. Ve hiç kimse hiç kimseyi, sizin beni paraladığınız kadar paralamamıştır. 
    Bu yüzden kendime acıyorum. Kimsesiz, acı içinde, tek yaptığı üç beş satır yazmak olan aciz bir insanım ben. Eskiden sizinle yaşamak için alışırdım size; şimdiyse hayatta kalmak için alışıyorum. Ben şimdiye dek kendime hiç bu kadar acımamıştım. 

29 Eylül 2019 Pazar

Fragile Dreams

    Ben pes ettim.
Savaşmayacağım varlığıyla kötülüğün.
Hiçbir beklentim kalmadı şu küçücük hayatımdan. Büyüyüp duran şu dünya iki evren dolduruyor tek başına. Bir kum tanesi bile değilim hayatınızda. Okyanusun dibinden gelmiş ve dalgaların kıyıya kustuğu bir nesneyim artık.
Savaşmayacağım artık.
Bir daha inşa etmeyeceğimden, bu son yıkımıydı ömrümün. 

25 Eylül 2019 Çarşamba

Anlamsızlaşacak Birkaç Cümle

    Hiçbir zaman aldığın kadarını veremezsin ve verdiğin kadarını alamazsın insanlardan. Yaşadığın hayat eşit de değil adil de; çünkü sen de değilsin. En az herkes kadar bencilsin, bunu fark etmen herkesten uzun sürecek ama göreceksin. Aklına gelen ilk fikir her zaman "ben" diyor, üstünde ikinci defa düşünmediğin her karar bencilliğinin imzasını taşıyor.
    Kimse seni suçlamaz bencil olduğun için zira bencillik bazen iyidir. Odur seni insanlığın lanetinden koruyan, seni birey yapan; ancak fazlası da seni toplumdan alır ve günden güne bireyselleştirir. Kulağa geldiği kadar hoş değil bu, hepimiz kalın zincirlerle bağlıyız bu topluma. Ne kadar sert çekersen ayağını o kadar olasıdır bacağının kopacak olması ve sen zincirin şıngırtısından, bacağına yolladığı acı uyarılardan zevk alıyorsun. Bireyselliğin kaçınılmaz hazzıdır bu. Sonuçlarından bağımsızken dünyanın en tatlı meyvesidir o.
    İşte bu bencilliktir eşitlik ve adalet duygunu hırpalayan. Ya fazla yakınsın zincirlerin bağlı olduğu kayaya ya da fazla uzaksın ve uzaklaşmaya çalışıyorsun hâlâ. Ya bireyselliğin kölesisin ya toplumun. Ya eli açık olansın ya kapalı. Ortasını bulanların huzuruna erişemeyeceksin ve farkına bile varmayacaksın.
Ya kendi elinde eriyecek varlığın, ya da her gün gördüğün öbür kölelerin.

Yeraltından Notlar'ın İlk Cümlesi

Ben, içi öfkeyle dolu, hasta ve çekilmez bir adamım.

    Bir yılı aşkın süredir edindiğim ve henüz kimseye söylemediğim bir huyum var. Ne zaman Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabını bir yerde görsem, kitabı açıp ilk cümlesini okumadan duramıyorum. Farklı yayınlardan basılmış, farklı çevirilerle dile getirilen bu cümle beni her zaman çok düşündürmüştür.

    Yazar bunun devamında bir karaciğer hastalığından bahsediyor olsa da ben bu cümlede -nedense- fiziksel sıkıntılardan doğan bir öfke ve çekilmezlikten, bir "hastalıktan" fazlasını buluyorum. Arkadaşımdan aldığım bir başka çevirisine de bakalım:

Ben mızmız, asabi, hastalık hastası, keçi gibi inatçı biriyim.

    Elbette onca basımda karşılaştırdığım şey çeviri kalitesi değil; cümlenin büyüsü. Belki de ilk cümlesi bu olmasaydı ben bu kitabı hiçbir zaman okumayacak, hiçbir zaman yarım bırakmayacak ve hiçbir zaman baştan başlayıp tekrar yarım bırakmayacaktım. Evet, beni ilk cümlesiyle bile bu kadar etkileyen Yeraltından Notlar'ı ben iki kere yarım bıraktım. Peki neden bu kadar etkilendim?

    Daha ilk satırdan yükselen yalnızlık ve melankoli kokusu bu cümleden çıkıyor da ondan. Hiçbir parfüm ve polen bu kokunun üstünü kapatamaz, Pan'ın keçi kokusundan bile güçlüdür yalnızlığın kokusu. Dostoyevski'nin mağarasının kokusu, yarattığı ve içinden çıkamadığı yeraltının kokusu burnumun direğini kırıyor. Bende yalnızlığın sözlük anlamı haline gelen bu cümleyi farklı insanların farklı yorumlarıyla okumak, cümlenin kokusunu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü hangi çevirmenden okursam okuyayım bu cümledeki duygu yoğunluğu kelimeleri asla terk etmiyor. 

    Bir gün bu kitabı yeniden elime alacağımı ve bu sefer sonunu getireceğimi biliyorum. Beni korkutan da bu. Tek cümlede yaraya tuz etkisi yaratan, bir yılı aşkın süre cümle üzerinde düşünmemi sağlayan Dostoyevski'nin, "incecik" bir kitapta üstümde bırakacağı izden korkuyorum.


20 Eylül 2019 Cuma

İnsanlığın Ölümü

Öldün sen insanlık.
Uzun zaman önce sapladılar hançeri göğsüne ve yıllarca can çekişmeni izledim. Yaranı temizlerken ağladım seninle, kanına karıştı gözyaşlarım. Acımadan vurdular seni insanlık. Sen ne kadar yıprandıysan o kadar zarar gördüm ben. Sana inen her darbe ruhumdan bir parça kopardı. Bugün öldün sen insanlık. Yüzyıllarca değerini bilmemiş bencil yaratıklarız biz ve şimdi sensiz kaldık. "Yiyin birbirinizi!" dedin ve sonsuza dek yumdun gözlerini. 
Sanki küçücük şehirde bir bana zarar veriyor yokluğun. Herkes gülüp eğleniyor, kahkaha sesleri duyuyorum kaldırımlardan. Bugün bir cenaze eviyim ben ve gördüm ki merhumun başka seveni yokmuş. Merak etme insanlık, bir parçanı toprak ananın yüzüne bıraktım: Kokmaya başladı mı yokluğun farklı gözlerin yaşlarıyla sulanacaktır mezarın. 

15 Eylül 2019 Pazar

Toplumun Zincirleri

Sıyrıldığınızı düşündüğünüz her görüşe o kadar bağlısınız ki aynı o görüşün fanatikleri gibisiniz: Bağlılığınızın farkında değilsiniz.
Farklı olduğunuza kendinizi inandırdınız ve toplumun düşündüğü her şeyin tersini savundunuz, doğrularınızı buna göre ayarladınız. Oysa bu doğrular sizin için o kadar yanlıştı ki zaman geçtikçe onlara "inanmak" sizi mahvetti. Mutsuz oldunuz, çaresizleştiniz. O gururla kurduğunuz muhalif cümleleri bir bir yutmak zorunda kaldınız çünkü artık eskisi gibi değildiniz, kendinize ölene dek yalan söyleyemezdiniz ve sırf bu yalanlarınız yüzünden çevrenizdeki dürüstleri mahvettiniz. Size tutunan insanlar vardı hayatınızda, sizi gerçekten seven ve benimseyen insanlardı bunlar. Yalancı olduğunuz için değil, yalancı olduğunuzu kabullenemediğiniz için kanattınız bu insanları. Sizi olduğunuz gibi kabul etmelerine izin vermediniz ve acı çektiniz. Ait hissetmediğiniz ama kalın zincirlerle bağlı olduğunuz topluma sığınırken, elinizden tutan insanların elini kırdınız. Yalnız kalmamak uğruna yalnız bıraktınız, bencilce davrandınız.
İşte bu yüzden yalnızsınız ve yalnız kalacaksınız.

12 Eylül 2019 Perşembe

Kırk Altıncı'nın Kutusu

Ben, gerçek yüzünü basit bir kutuda saklayan basit bir insanım. Hiç tanışmadım benliğimle ve hiç görmediniz onu, ikinci Kırk Altıncı'yı kimsenin tanımadığına eminim. Onun yüzünden küçüklüğümden beri "yabancıyım" sizlere. Şimdi anlıyorum. Ne zaman gülsem titriyor ya dudaklarımın kenarı, direniyor gerçek kişiliğim, maskemi atmam için. Yapamam, bu riski alamam. Şu halimle bile insanlara oldukça yabancıyken gerçek Kırk Altıncı'yı çıkaramam. Kutudan sızan hain fısıltılar bile yetiyor günümü mahvetmeye, ben hiçbir zaman ben olamayacağım. Çünkü benim kendimi bulmam demek, hayatımı kaybetmem demektir. Şimdiden sırat köprüsünde yürür gibi yaşıyorum. Kutu açılırsa, ben düşmeden bir adım atamam.
Korkarak ve saklanarak yaşıyorum hayatı biliyorum. Nasıl cehennem gibi yakıyor yalnızlık içimi, nasıl kemiriyor ruhumu içten ve nasıl anlatırım bunu size? Şu halimle bile terk ediliyorum gün geçtikçe.

11 Eylül 2019 Çarşamba

Ritmini Yitirmiş Senfoni

Kulaklarıma dolan melodi gittikçe bozuluyor. Vaktinde duyup korktuğum ilk notalara dönmek için nelerimi vermezdim! Ölümün fısıltısını özleyeceğim aklıma gelmezdi, yaşamın şarkısıyla beraberim.
Dans ediyorum parmak ucumda, hayat nehri akarken bir taraftan, gözleri kapalı sallanıyor insanlar, ağırlıkları yokmuş gibi süzülüp duruyorlar, yüzlerine gülümseme görüyorum. Aynı melodiyi mi duyuyoruz acaba? Hiç sanmıyorum. Bak, bak şu genç oğlana! Nasıl hüzünle sallanıyor, kapalı gözlerinden yaşlar süzülüyor. Yanımda bir çift aşık, aynı ritimle, hafif adımlar atıyor. Biz değil ama onlar aynı şarkıyı duyuyor.
Herkesin bir şarkısı var bu hayatta ve ben kendiminkini kaybediyorum. Benim kulaklarıma kesik ve bozuk notalar ulaşıyor yalnızca. Kaybettim hayat müziğimi ve ölüm bile fısıldamıyor artık pas tutmuş kulaklarıma. Bir melodi duyar gibi yapmaktan vazgeçeceğim. Rol yapacak mecalim kalmayacak yakında.



9 Eylül 2019 Pazartesi

Yalnızlığın Yeni Boyutu

İçinde dört döndüğüm yalnızlığın yeni bir boyutuyla tanıştım bugün. En sevdiğim insan yanıbaşımdaydı. Bir zamanlar alırdı tüm acımı ve gerçek bir gülümsemeyle değiştirirdi. Şimdiyse alıştığım bir uçurum var aramızda. Hiçbir deprem yaklaştıramaz bizi birbirimize ve ikimizin de mecali yok aşağıda buluşmaya. Bugün yan yanaydık, karşılıklı oturduk uçurum kenarlarımıza ve kısa bir konuşma yaşadık bakışlarımızla. Yüzündeki gülümseme yeterdi önceden, aydınlanırdı tüm günüm. Bir insanlığın açtığı yarayı kapatırdı varlığıyla. Gitti bütünlük hissi, parça parçayım şimdi. Kalbimde boydan boya bir yarıkla geziniyorum, yalnızlığın yeni boyutunda.